Aslen Sinoplu olan Seydi Ali Reis, büyük bir Türk amirali, coğrafya ve matematik bilginidir. Barboros'un yanında yetişmiş, Preveze'de Osmanlı donanmasının sol kanadını komuta etmiştir. Sonra Murat Reis'in yerine "Hint Kaptanı", yani Hint Okyanusu, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Basra Körfezi'ne memur amiral oldu. Bu amiralliğin merkezi Süveyş limanıydı. Seydi Ali Reis 1554'te, Maskat açıklarında Hint yolunu Türk gemilerine kapamak isteyen 34 parçalık Portekiz donanmasını dağıttı, Hindistan'a ayak bastı, leventleriyle birlikte Delhi'ye gitti. Orada Timuroğlu imparatoru Hümayun Şah'ın veziri oldu. Hümayun Şah'ın bir kazada ansızın ölmesi üzerine Delhi'den ayrıldı. Afganistan, İran yolu ile, 1557'de İstanbul'a döndü. Böylece bu gezisi üç yıl sürmüştür. Kanuni, bahriye sancakbeyi (tümamiral) rütbesinde bulunan Seydi Ali Reis'e armağanlar verdikten sonra emekliye ayırdı. Seydi Ali Reis'in "Seydi" takma adı ile yazılmış Türkçe güzel şiirleri vardır; bunlarda epik-lirik hava bulunur. Denizciliğinin yanında coğrafya ve matematik bilgini olarak da ünlüdür. XVI . yüzyılda bu konularda yetişen dünyadaki en ünlü birkaç bilim adamından biridir. "Muhit" adlı eserinde zamanındaki matematik, astronomi, coğrafya, denizcilik konularını en kusursuz şekilde ele almıştır. "Mir'at-ül Memalik" (Ülkelerin Aynası) adlı seyahatnamesi de coğrafya ve tarih bakımından son derece değerlidir. Her iki eser de başlıca batı dillerine çevrilmiştir.
MİRAT'I KAİNAT : Güneşin hareketinden, yıldızların uzaklığından; kıblenin ve öğle vaktinin tayininden, nehirlerin genişliğinin tespitinden ve rub'u meceyyibden bahseden bir eserdir. HULASET'EL- HAY'A : Halep' te bulunurken hey'et ve matematik dersleri alan Seydi Ali Reis, Ali Kuşçu'nun Fethiye isimli eserini tercüme etmiş ancak bununla yetinmeyerek Mahmud b. Omar al Çağmini'den ve Kadızade-i Rûmî Musa Paşa'nın eserlerinden de faydalanarak tercümesine bir çok ilaveler yapmıştır.
Seydi Ali Reis kısaca Muhit adı ile tanınmış olan meşhur eserini 1554'te Haydarabad'da bulunurken kaleme almıştır. Geçirdiği tecrübelerden sonra kaptanlara ve gemicilere kılavuz olmadan Hint denizlerinde kolaylıkla dolaşım imkanını verecek bir kitap hazırlamak isteyen Seydi Ali Reis bu eserinde; yer tayini, zaman hesabı, takvimler, pusula taksimatı, denizcilikte önemli bazı yıldızlar ve yıldız grupları; meşhur limanlar, Hindistan'ın rüzgar- altı ve rüzgar-üstü sahilleri ile Hint denizindeki adalar, rüzgarlar, tayfunlar, sefer yolları hakkında mühim bilgi ihtiva etmekte; kitabın dördüncü bölümünde Yeni Dünya ( Amerika) ya ait bir bölüm de bulunmaktadır. Katip Çelebi, Cihannüma' sında Seylan, Cava, Sumatra ve diğer adalar hakkında verdiği bilgiyi aynen Muhit' ten nakletmiştir. MİR'AT AL' MEMALİK : Seydi Ali Reis'in Hindistan'dan Bağdad'a dönüşünde yol arkadaşlarının, görülen şehirleri, karşılaşılan değişik ve ilginç olayları, ziyaret edilen türbeleri ve çekilen zorlukları anlatan bir kitap yazmasını istemeleri üzerine kaleme almaya başladığı bu eseri 1557' de İstanbul'da tamamlamıştır. Süveyş kaptanlığına tayininden sonra yaşadıklarının bir hikayesi olan bu eserde Seydi Ali Reis, geçtiği memleketler, tanıştığı hükümdarlar ve şahit olduğu olaylar hakkında bilgi vermektedir. Aynı zamanda şair olan Seydi Ali Reis' in Mir'at al-Memalik' te şiirlerinden örnekler mevcuttur.
DESTANINA GİRİŞ Yine deryayi mihnet eyledi cûş Padişah-ı Alem-penah Hazretleri 1553 senesi Ramazanın ortalarında büyük ve muazzam bir ordu ile Doğu seferine çıktılar, kışlamak için Halep istikametine yöneldiler. Bu acize de Sefer-i Humayun'da hizmet görevi verilmişti. Padişahımızla mübarek Ramazan bayramını Yenişehir'de (Bursa) geçirdik. Oradan Seydi Gazi'ye geçip türbeyi ziyaret ettik. Halep'e vardık.Hz. Davud, Zekeriyya ve Belkıya peygamberler ile ashabdan Sa'd Ensari; Sa'id Ensari ve diğer salihlerin kabirlerini ziyaret ettik. Mübarek Kurban bayramını orada geçirdik. Önceden Mısır kaptanı Piri Bey (Piri Reis), Süveyş iskelesinden otuz kadarbaştarda; kalite ve kalyon ile Kızıldeniz yoluyla Cidde'ye uğrar. Oradan Yemen'e varır ve Bab'ul Mendep boğazından çıkar. Aden önünde Şıhr ve Zafar yoluyla Re's-ul Hud'u geçer. Yolda fazla sis ve bulut olduğundan gemiler birbirinden ayrı düşer. Şıhr yakınında bir kısmı parçalanır. Bir kısmı kurtulur. Umman'ın güneyindeki Maskat kalesini fetheder. Basra limanına gelince düşmanın donanmasının geldiğini haber alırlar. Maskat kalesinden esir alınan düşman kaptanı da: Kubad Paşa , Mısır sancak beylerinden Ali Bey'e kaptanlığı teklif eder. Fakat o razı olmayınca karadan Mısır'a geçer. Gemileri bozulur. Bu durum İstanbul'da duyulunca kaptanlık, Basra şehrinde Katiyf sancağından azledilen Murad Bey'e verilir. Onbeş kadırga ve iki barça ile Murad Bey, Mısır'a gitmek ümidiyle Basra'dan ayrılır. Hürmüz önlerine geldikleri zaman düşman donanması ile karşılaşırlar. Büyük bir savaş olur. Süleyman Reis, Recep Reis ve bir çok asker şehit olur. Tekrar Basra'ya kalan gemilerin yanına gidip, memlekete dönmeye imkan olmadığı padişaha arz edilince kaptanlık görevi bu aciz kula (Seydi Ali Reis) verildi. Deniz ilmini hakkı ile bilen bir adam olmam nedeni ile 960 H. (1552 M.) Zilhicce'sinin sonlarında Mısır kaptanlığı hizmeti bu fakire hediye edilip, Basra limanında bulunan gemilerin tekrar Mısır tarafına getirilmesi emredildi. Bu ferman üzerine 961 H. (1553 M.) Muharrem' inin birinci günü Halep'den Basra'ya doğru yola çıkıp, Birecik önünden Fırat köprüsü ile geçilip Urfa'ya varıldı. Nusaybin'den Musul'a geçildi, Bağdat'a yönelindi. Şehr-i Aşık ve Ma'şuk'dan Harbi kasabası ve Semike kasrı yolu ile Bağdat'a varıldı. Burada gemilere girilerek Basra'ya doğru yola çıkıldı. Yolda Medayin şehri seyredilip, Kisra'nın takı ve şah-ı Zenan'ın kasrı temaşa olunduktan sonra Selman-ı Farişi de ziyaret edildi. Ammare boğazı geçilip, Vasıt yolu ile Zekiye'ye varıldı. Içıl kalesi ile Mezraa kalesi önünde Sadr-ı Süveybe kalesine varıldı. Daha sonra Basra nehrine gelinip Safer ayının sonunda şehre girildi. BASRA VİLAYETİNDEKİ DURUMU BEYAN EDER Ertesi gün Mustafa Paşa ile konuştuk. Elimizde olan Ferman-ı Şerifleri görünce, mevcut olan onbeş parça kadırgayı teslim etti. Tamire muhtaç yerler gözden geçirilip kalafatlandı. Hürmüz ganimetlerinden yararlanarak her gemiye su ihtiyacını karşılamak için, yeter derecede kıntas işlettik. Mustafa Paşa Hazretleriyle anlaşıp o kal'ayı Hüveyz fethine gösterişli tayfalarla gitti. Bu acîzi de beş kadırga ile Alyancoğlu tarafından şehre bir zarar gelmesin diye Cezayir'e gönderdi. Gemilerde olan Mısır askeri Mustafa Paşa ile beraber gitti. Kale fethedilemedi. Yüzden fazla tüfekçi askerim şehit oldu. Mevsim sonu yaklaşınca Paşa Hazretleri denizcilikte mahir Şerif diye bir şahsı, bir fırkata ile inceden inceye araştırma yapması için Hürmüz tarafına gönderdi. Dört parça düşman gemisinden başka gemi olmadığını, oraların da mevsim itibariyle her zamanki gemiler olduğunu bildirince gemilere binip Mısır'a doğru yola çıktık. (1 Şaban 961/ 2 Temmuz 1554)
Bu senenin Şabanın birinci günü, Basra limanından yola çıktık. Paşa Hazretleri yukarıda ismi geçen Şerif'i yol arkadaşı olması için, Fırkatası ile Hürmüz'e varınca bize gönderdi. Şattul-Arab'dan Mahzeri yolu ile Abâdan ve Hızır Aleyhisselam' ın makamını ziyaret ettikten sonra Hürmüz denizine açıldık. Dospol ve Şuster kıyılarından Cezire-i Muhtereme yani Harek'e geldik. Şiraz'ın limanlarından olan Rışher'e vardık. Fars topraklarını, yani, Şiraz'ın etrafını gezdik. Arabistan'ın güneyinde, Hıcr, yani, Lahsa yakınındaki Katif şehrine vardık. Bir kılavuz bulup haber sorduk. Düşmandan bir haber alamadık. Buradan Bahreyn'e geçtik. Oranın hakimi olan Reis Murad ile görüştük. Ondan da düşmandan haber sorduk. O da denizde düşman yoktur dedi. Hürmüz Denizi'nin bir çok adalarına uğradık ama düşmana ait hiçbir bilgi alamadık. Hürmüz'ü geçince, Basra'dan yol arkadaşı olan Şerif' i, Mustafa Paşa Hazretlerini, "Hürmüz geçildi." diye bir mektupla gönderdik. Cilgar ve Cadı sahillerinden Kimzar ve Lime adıyla bilinen kasabayı geçtik.
Horfekan şehri yakınlarına geldiğimiz zaman, yolculuğumuzun kırkıncı,
mübarek Ramazan'ın da onuncu günü, ikinci zamanıydı (10 Ramazan/ 9 Ağustos).
Ansızın, yirmibeş Portekiz Saadetlû padişah efendimizin emrindeki kullar olarak, Allah'ın yardımıyla, düşmanı yendik. Gece deniz süt limandı. Aniden şiddetli bir fırtına çıktı. Kıyı yakın olduğu için sabaha kadar hafiften yol aldık. Ertesi gün Horfegan'a vardık. Umman'dan, Amman kasabasına geldik. Böylece onyedi gün tekrar denizde yolculuk yaptık. Mübarek Ramazan'ın yirmialtıncı günü-ki Kadir Gecesiydi- Maskat kalesi ve Kalahan önlerine geldik (25 Ağustos). Sabahleyin, aniden, limandan, askerle dolu otuzdört gemi üzerimize hücum ettiler. Biz kıyıda onların gelmesini bekledik. Şiddetli top, tüfek ve kılıç mücadelesi yapılıp öyle bir savaş oldu ki anlatılamaz. Bir kadırgamızı yaktılar. İki tarafın askeri de kuvvetten kesildi. Zaruri olarak demir atıldı. Bu halde yine savaş devam etti. Denize sandallar indirilip batan kadırgaların reislerinden Alemşah reis, Kara Mustafa, Kalafat memi, gönüllü kumandan Dürzî Mustafa Bey ve diğer Mısırlı asker aletçilerden iki yüz kadar insan toplandı. Allah şahidimdir ki, merhum Hayrettin Paşa ile beraber bulundum. Andrea Doria ve Cend Dal'la yapılan savaşlarda böyle bir gemi savaşı olmamıştır. Arap topraklarından ayrılıp, Kirman vilayetinden Jask topraklarına vardık. Buranın kıyılarında bir liman yoktu, uygun bir yere demir atıp bir iki gün öylece yürüdük. Sonra, Mekran vilayetinden Kiçi Mekran'a vardık. Gvadar isimli iskeleye vardık. Oranın halkı Bulucistanlı idi. Padişahları, Melik Dinar oğlu Melik Celâlü'd-Din'di. Gvadar hakimi gemiye gelerek Saadetlû padişah efendimize bağlılıklarını bildirdi.
Rüzgardan biraz aman alınca, Allah'ın yardımına sığınarak, Hint okyanusuna açıldık ve Yemen tarafına doğrulduk. Tahminen Re's-ul Hat'ı geçmiş, Zafer ve Şihr kıyıları yakınlarına gelmiştik ki, gün batısından, fil tufanı adıyla meşhur bir fırtına koptu. Rüzgar hiç göz açtırmıyordu. Gemilerde olan ağırlıkların hepsini denize döktük. Bu fırtına on gün kadar sürdü. Denizde, iki kadırga uzunluğunda; hattâ daha büyük balıklar gördük. Kılavuzlar: Dokunmaz; korkmayın dediler. Med-cezir olayı meydana geldi. Bulunduğumuz yerde med olayı daha fazla olduğundan Çekid körfezi yakınlarına düştük. Karaya yakın olduğumuza işaret olmak üzere deniz atları, kocaman yılanlar, harman büyüklüğünde kaplumbağalar ve rişte-i bahr gördük. Denizin rengi beyazlaşmaya başladı. Bu bir girdabın meydana geleceğine işarettir. Denizdeki bu durum iki yerde meydana gelir birisi Habeşistan sahillerinde Guardaful ve diğeri de Sind yakınlarında Çekid körfezidir. Bunlara tutulanların kurtulma imkanı olmadığı deniz kitaplarında yazılıdır. Hemen bulunduğumuz yerin derinliğini ölçtük, orta yelkenleri bağlayıp sereni yisa ettik ve devriye koyduk. Sonunda Hakk'ın yardımıyla cezir zamanı geldi. Rüzgar da ters esmeye başladı. Yani hafiften çapazlama hatta pupa-pruva esmeye başladı. Yelkenleri takıp Formiyan ve Mangalur'un önünden geçtik. Diu'ya vardık. Diu düşman elindeydi, oraya gitmeye çekindik. O gün yelken açmadık, serdümen ile yol aldık. Gittikçe rüzgar hızını arttırdı. Gemilerin dümenleri zaptedilemeyecek hal aldı. Deniz gemilerin üzerindeki ağaçları alıp gitti. Velhasıl o gün bir kıyamet günü idi. Sonunda Hindistan'ın Gücerat eyaletine vardık. Fakat bulunduğumuz yerin neresi olduğunu bilmiyorduk. Ansızın kılavuzlar: "Dikkat edin! Önümüzde girdapvârî çatlak." var diye bağırınca demirleri funda ettik. Fakat gemiyi harpuşte muhkem çiğneyip batırmalı eyledik. Sonunda demirlerin biri küpe, biri de paçoz dibinden kırıldı. Tekrar iki demiri sağlamca döşeyip bağladık. Böylece fırtınadan kurtulduk. Fakat kılavuzlar, "Burası Diu ile Daman arasıdır, gemi batsa hiç kimsenin kurtulma ümidi yoktur. Hemen yelkenleri açıp, düşmanın yakınında bir yere varmak gerekir." deyince, bulunduğumuz yerin git-gelini, yani akıntısını hesap ettim. Haritadan pusulaya bakarak yerimizi buldum. Kıyıya yakın olup olmadığımızı hesapladım. Gemilerin sularına baktım. Hemen hemen döşemeler sularla örtülmüştü. Suları boşaltmaya başladık. İkindi zamanı hava biraz açıldı. Hindistan'ın Gücerat eyaletinin Daman isimli vilayeti önündeydik. Kıyıdan uzaklığımız iki mil kadardı. Bütün gemiler oradaydı. Beş gün beş gece kasırga ve yağmuru demir üzerinde geçirdik. Çünkü, mevsim, Hindistan'ın yağmur mevsimi idi. Gece gündüz elimizden pusula ve saat düşmedi. Herkes şaşkınlık içinde, sıkıntıya batmış olarak, dünyadan ümidini kesti. GÜCERAT'TAKİ DURUMU BEYAN EDER
Şehrin valisi Melik Esed bu acize haber göndererek, düşman donanmasının gelmek üzere olduğunu, tedbirli olmamızı, Kal'ayı Surat'a varmaya çalışmamızı bildirdi. Haberin gemilerdeki tayfa arasında yayılması üzerine, bazıları orada kalıp Melik Esed'e tabi oldu. Bazıları da sandallara atladılar ve Yetim Surat'a gitmeye karar verdiler. Bu acize ( Seydî Ali Reis) uyan bir miktar gemici ile elbirliği edip çalışarak, her gemiye kılavuz aldık, Sırat isimli limana doğru yola çıktık. Denize açılıp yelken-kürek giderken Sultan Ahmed'in vezir-i azamı İmad-ül-Melik'den bir gurab ile Surat beyi Ağa Hamza geldiler. Mektup getirip düşmanın toplantısı olduğunu, Daman' ın açık bir yer olduğunu, tedbirli olmamız gerektiğini bildirdiler. Kal'ayı Surat'a geldiğimizde oranın tehlikede olduğunu haber verdiler. Beş gün Horkari'de suların çekildiği zaman yol aldık, suların kabardığı zaman demir attık. Her türlü zorlukla ve çile çekerek, Basra limanından Gücerat'a Kal'ayı Surat'a üç ayda vardık. Oradaki müslüman halk bizim gelişimize sevindiler. " Umudumuz Gücerat vilayeti Osmanlı ülkesine katılsın ve Hint limanları düşmanın elinden alınmaya çalışılsın." dediler. Meğer Gürecat padişahı Sultan Bahadır, akrabasından 12 yaşında Sultan Ahmed'i padişah yapmıştı. Nasrul-Melik isimli büyük bir han onun padişahlığını kabul etmedi. Çetr kaldırıp, padişahlık iddia eder. Adamlarıyla Buruç kalesini alır. Sultan Ahmed de, ordusuyla Buruç üzerine yürür. Harp başlamak üzere iken bizim geldiğimizi işitirler. Tüfekçi ve diğer askerlerden iki yüz kadar arkadaşımızı alarak Buruç üzerine yürüdüler. Düşmanın beş kaptanı, yedi büyük kalyo ve seksen grap ile geldi. Bizim burada bulunduğumuzdan haberdar olunca, bizimle savaşa başladı. Siperler yaptık iki ay kadar gece gündüz harbe hazır olduk. Bu acizin ortadan kaldırılması için Nasır-ül Melik, düşmanlarla ittifak edip bazı fedailere birlik akçe vererek gece çadırlarımıza gönderdiler. İkinci defa yemekte zehirlemek yoluna gittiler. Bu sefer de Surat kalesinde Kutuval bulunan Hüseyin Ağa, beni tertipten haberdar etti. Sultn Ahmed Buruç kalesini fethedip Hüdavent Han ve Cihangir Han'ı bir miktar fil ve askerle Surat'a gönderdi. Kendisi de Ahmedabad'a doğru yürüdü. Ahmedabad'da da Sultan Ahmed isimli bir genç, çetr kaldırıp, padişah olmuş ve tahta geçmişti. Sultan Ahmed oraya varınca, ona karşı çıktı, savaş başladı. Kendisi yarlandı, hanlarından Hasan Han da düşünce savaş bitti ve oradan kaçtı. Önceden padişah olan Sultan Ahmed tahta geçti. Nasır-ül Melik kederinden ölünce, Gücerat'da hava düzeldi. Kafir bu durumu öğrenince, Hüdavend Han'a elçi gönderip: "Bizim sizinle işimiz yoktur. Bizim işimiz Mısır kaptanı iledir." diye bu acizi onlardan istedi. Teklif kabul edilmedi. Yanımdaki askerler elçiyi öldürmek istediler. Fakat ben mani oldum ve onlara: "Kendimize gelelim, burası padişah memleketidir. Sonunu bekleyelim." dedim. Bu acizin (Seydi Ali Reis) gemisinden bir kafir aletçi kaçıp elçinin gemisine girmiş ve bizim için: "Bayram ertesi gitmeleri lazım. Bunları teslim almak benim vaadim olsun demiş." Bunu haber alan askerler, kafirin gemisini basıp bu adamı yakaladılar. İdam ettiler. Elçi bu vaziyeti görünce korktu. Bu şehirde Tanrı ağacı diye bilinen hurma nevinden bir ağaç vardır. Bunun her budağına bir su testisi asarlar. Budağın ucunu kesip testinin içine sokarlar. Buradan kan renginde su akar. Bu su, güneşin hararetiyle az zamanda şaraba döner. Her ağacın altında bir meyhane vardır. Halk devamlı orada yiyip içer. Askerlerden bazı tıyneti bozuk olanlar orada içip birbirleriyle serdarlarını öldürmeye sözleşirler. Çerakese Serdarı Hüseyin Ağa'nın üzerine hücum ederler. Bazı arkadaşları karşı koyup menetmek isteyince, iki yiğidi yaralar ve Hacı Memi isimli işe yarar bir yiğidi öldürürler. Askerler bana doğru gelerek: "Bu haramzadenin hakkından gel!" dediler. Ben de: "Bu yer diğer padişahındır, burada bizim hükmümüz geçmez. İnşallah, sabah sahiplerine haber verilir." deyince, "Padişahımızın hükmü her yerde geçerlidir. Serdarımızsın, Şer'i hükmü ne ise sen haber ver, biz hakkından geliriz." dediler. Ben de kelamı Mecid'de, "Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş ve yaralar birbirine kısastır." diye buyurulmaktadır. Buna göre onun hemen öldürülmesi gerekir deyince, hemen onu da öldürdüler. Kafir hemen hadiseyi işitip birçok ibretler aldı. Elçi hemen o anda araba tutup, Sultan Ahmed'in gittiği yöne doğru gitti. Hüdavend Han, askere, Adil Han'da Buruc'da olan halka ulufe dağıttı. Yiyecek hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Gemilerde de alet ve levazımat diye
hiçbir şey yoktu. Gemiler eskimişti. Gemilerle Mısır'a gitmek imkansızdı.
Gücerat vilayetinde gemicilerin çoğu kaçtı. Gemileri Surat kalesinde olan
Hüdavend Han'a bayraklar ve bütün her şeyiyle, deniz yoluyla memlekete
gönderilmek üzere, kefaleten bıraktım. Hüdavent Han ve Adil Han'dan borç
senetlerini alarak, Mısır yeniçerileri Kethudası Mustafa Ağa, Tüfekçiler
Serdarı Ali Ağa, Bölükbaşılar ve diğer işe yarar adamlardan elli kişiyle,
962 senesi Muharreminin evvelinde Ahmedabad'a doğru yola çıktık. Birkaç
günde Buruc'a ve Blodra'ya daha sonra da Campanur yolu ile devam ettik. Bu ağaçların kökleri yüksekten toprağa iniyor ve indiği yerden tekrar bir ağaç büyüyordu. Bu ağacın ismi o yerde Tub idi. Bu ağaçların herbirinin gölgesinde binlerce adam gölgelenebilirdi. Yollarında zakkumlar vardı. Gücerat diyarında çok papağan vardı ve bu yerler maymunların da yetişip
barındığı yerlerdi. Her gün, nerde konaklasak, binlerce maymun, etrafımızı
çevirirdi. Ahmedabad yakınındaki Cerkeş denilen yerde Şeyh Ahmed Ma'ribi'yi ziyaret ettik. Birgün, Sultan Ahmed'in veziri azamı, İmad-ül Mülk'ün konağında düşman elçisiyle bir araya geldik. İmad-ül Mülk, elçiye: "Biz Osmanlı Padişahına muhtacız. Bizim gemilerimiz onların limanlarına gitmese, bizim halimiz eskisi gibi olur. Hem o bir İslam Padişahıdır. Onun kaptanını bizden istemeniz doğru bir şey midir?" deyince, bu acize de bir gayret gelerek; "bre Mel'un, beni bozgun donanma ile buldunuz. İnşallah'u Rahman, yakın zamanda alem'in sığınağı padişah hazretlerinin sayesinde, Hürmüz değil, Diu, belki de Kuvve dahi size kalmayacaktır." dedim. Kafir de " şimdiden sonra Hint limanlarından kuş uçmaz" diye cevap verdi. Aciz de "deniz yoluyla gitmek gerekli değildir. İnşallah, Allah nasip ederse, karadan gitmek, bana daha kolaydır" deyince, kafir konuşmadı, meclisi terketti. Birkaç gün sonra, Sultan Ahmed, Buruc vilayetini bu acize teklif etti. Fakat kabul etmedim. "Gücerat eyaletini tamamen verseniz durmam mümkün değildir" dedim. Bir gece rüyamda Hz.Ali (K.V.)'yi gördüm. Önümde yazılı bir kağıt parçası
vardı. Bu şehirde olan Banyan keferesinin gayet bilginlerinden Bat ismiyle
bilinen bir topluluk varmış. Tüccar ve diğer yolcuları bir şehirden öbürüne
götürmekle mesul imişler. Karşılığında da az bir ücret alırlarmış. Şöyle
ki: Yollarda Rajput kafiri, yani Hintlinin atlısı, gelip kervanı soyup
talan etmek istese, bu Batlar hançerlerini çekip göğüslerine dayarlar
ve "biz bunlara kefiliz. Kervana zarar verirseniz, kendimizi öldürürüz"
deyince, Rajput onlara hürmeten kimseye dokunmaz, oradan taarruza uğramadan
sıhhat ve selametle gidilirmiş. Ahmedabad'daki müslümanlar da buna güvenerek bize iki bat gönderdiler.Ücreti tayin ettik ve o senenin safer ayının ortalarında, kara yolu ile, Osmanlı ülkesine doğru yola çıktık. Puten'in Piri Şeyh Nizam'ı ziyaret ettik.Orada Sir Han ve kardeşi Musa Han, askerlerini toplamış Radınpur Han'ıBülluç Han ile harp hazırlığındaydı. Bizim gitmemize mani olmak istediOraya giderseniz, onlara yardım edersiniz, birkaç gün durun, vaziyet düzelince, sıhhat ve selametle gidersiniz deyince, "Yüce olan Allah'a yemin olsun ki, biz kimseye yardım etmek için gelmedik. Kendi yolumuza gideriz ve elimizde padişahımızın fermanı var," diye bin türlü yalvarıp yakarmadan sonra, itimat edip geçiş izni verdiler. Nihayet, oradan da kurtulup, yola koyulduk. Beşinci gün Radinpur'a geldik. Mahmut Han ile görüştük. O da türlü güçlükler çıkarmasına rağmen yola devam ettik. Yolda Rajput kafirleri ile karşılaştık ve beylerinden bir yazı aldık. Sind'e varınca, develer kiraladık ve Ahmedabad'dan bizi getiren batlara ücretlerini vererek geri çevirdik. SİND VİLAYETİNDEKİ MACERAMIZI ANLATIR Mübarek Rebiülevvel ayında yola çıkıp, Rajput şehirlerinden Parkin'e vardık. Kafir üzerimize hücum edince, beylerinin mektubunu gösterip, hediye verdikten sonra yolda Rajput kafirlerine karşı dikkatlı olmamızı tembih ettiler. Ertesi gün yola çıktık. Birgün, sabah vakti ansızın karşıdan Rajput geliyor, diye bir gürültü koptu. Hemen develeri etrafımıza çöktürttük ve her taraftan tüfekleri çıkarttık. Kafirler tüfekleri görünce, adam gönderip vergi istediler. "Bizim yükümüz ilaç ve boncuktur. Onun da vergisini, gönderdik, eğer yine istiyorsanız gönderelim" dedikten sonra onlarda dönüp bir tarafa çekildiler. Biz de yolumuza devam ettik. Onbeş gün Riksan ve çölde gittikten sonra Sind sınırında Vanke şehrine vardık. Oradan da tekrar deve tutup Cuna ve Bağı Feth şehrine vardık. Meğer Sind padişahı Hasan Mirza kırk yıl kadar Sind padişahlığı yapmış oldup beş yıldan beri bir gömlekle, ata binemediği için, gemilerle Seyhun Irmağına açılmıştı. Her nereye canı isterse oraya gidiyordu. Sind eyaletinin payitahtı olan Tutte'de sultan olan İsa Turhan Şah, Hasan Mirza'nın işe yarar adamlarını öldürdü ve Nusredabad kalesinde olan hazinesini askere dağıttı. Şah Hasan Mirza'da Bekr'den Sultan Mahmut'u karadaki askere serdar tayin ederek kendisi dörtyüz parça gemi ile denizden Mir İsa'nın üzerine geldi. Orada bizim geldiğimizi haber alınca adam gönderdi. Bizi hürmetle karşıladı ve görüşme yaptık. Ona hediye arzedince, bu acize hürmet, ikram ettiler ve adımızı gayb ordusu koydular. Bu acize ticaret merkezi Lahor'u vermeyi teklif ettiler ama kabul etmeyip gitmek için izin isteyince onlarda kalenin fethidden sonra gidersiniz deyip, padişah efendimiz hazretlerine bir mektup yazdılar. Bizi Mir İsa ile savaşa sevk ettiler. Sind şeyhlerinden Şeyh Ab'dul Vehhab ile görüşüp hayır duasını aldık. Şeyh Mirin ve Şeyh Cemali'yi ziyaret ettik. Mir İsa ile bir ay kadar savaştık. Serkuplar yıs edilip toplar kullanıldı ve birçok insan telef oldu. Tutte bir ada olduğundan karşıdan oraya top kar etmediği için alınamadı ve sulh aktetdik. Mir İsa Hümayun padişah adına hutbe okutmak ve nakkare çalmaktan vazgeçti. Yine Şah Hasan Mirza'ya tabi oldu. Oğlu Mir Salih'i hediyelerle Şah'a gönderdi. Şah Hasan Mirza da oğluna Mir İsa'nın askere dağıttığı hazineden geriye kalanı hediye verdi. O vilayeti Mir İsa'ya başkent yaptı. Veziri Monla Yari ile ferman, ahidname ve tuğ ile yeniden nakkare gönderdi. Mir İsa'ya tabi olup hapiste olan Argun ve Turhan'dan on kadar Mirza'nın her birine hil'at giydirip azat etti. Mir İsa'da Mirza'nın hatunu Hacı Begüm'ü hemen gönderdi. Cemaziyel Evvel'in ilk günlerinde asker ile Sultan Mahmud karadan Mir Şah Hasan Mirza gemilerle Bekr'e yola çıktı. Hatunu gelip kavuşunca Mirza vefat etti. Sultan Mahmud, merhum Mirza'nın malını üçe ayırıp hanımına, hocası ile Mir İsa'ya gönderdi. Cenazeyi de Tutte'ye gönderdi. Bizi kendi gemisine koyup kendisi karadan Bekr'e doğru yola çıktı. Mirza'nın cenazesi gemi ile Tutte tarafına yönelince askerler diğer gemileri yağmalayıp kaçtılar. Tayfasız kalınca arkadaşlar tayfaların yerini aldılar. Yağmacılara karşı tüfekle karşı koyup oradan uzaklaştık. Akıntıya karşı on gün kadar yol aldık. Nasırpur'a vardık. Şehri Pajput beyleri yağmalamışlardı. Mir İsa, adamlarıyla Sultan Mahmud'un ardından gitti. Oğlu Mir Salih gemileriyle ardınızdan geliyoruz deyince, düşündük ve döndük. Bir araya toplanarak dua okuduk. Yine Tutte tarafına dönerek denizde Mir Salih ile buluştuk. Bir miktar hediye ile gemisine gittik. Nereye gidiyorsunuz diye sordu. Biz de "babanızı takip ediyoruz" deyince; "İsa gitti siz geriye dönün" dedi. Gemicimiz olmadığından gidemeyeceğimizi söyleyince onbeş gemici verdi. Geriye döndük, on gün yol alınca Sind'e varıp Mir İsa ile görüşme yaptık. Merhum Mirza'nın yanında bulunan beylerde orada idiler. Sulh taraftarı olduklarını savaş rızaları olmadığını bildirdikleri zaman, Mir İsa bize saygı gösterip ikramlarda bulundu. Gitmemize izin vermedi ama devamlı ısrar edince, elinde olan yedi parça gemiyi bana teslim etti. Bir elçiyi beraber koşup gemici verdi. Saadetli padişah efendimiz hazretlerine başına gelen musibeti yazdı ve biz de yola çıktık. Simce ve Maci'lilerle her gün çarpışarak, binbir güçlükle Siyam'a geldik. Oradan, Patrı ve Duble yolu ile Bekr kalesine vardık. Sultan Mahmud ve merhum Mirza'nın veziri Molla Yarı ile görüşme yaptık. Sultan'a bir miktar hediye sunduk ve sohbette bulunduktan sonra Sultan Mahmud'da, Hümayun padişah adına hutbe okutacağını bildirdi. Mir İsa ile de araları bulunup sulh yapıldı. Bizde Sultan'dan gitmek için izin talep ettik. Sultan bu dileğimizi kabul etti ve Saadetlü padişah efendimiz hazretlerine bir mektup yazdı. Bir gece rüyamda validemi gördüm. "Hazreti Fatıma (R.A.)'yı düşümde gördüm. Senin sıhhatle gelmeni bana müjde kıldı" dedi. Sabahleyin yoldaşlara müjde haberine verdim ve Sultan Mahmud'a gidip vak'ayı anlatınca bize ruhsat verdi. Bir yahşi at, bir katar deve, bir hayme, sayeban ve yol harçlığı ihsan buyurdu. İki yüz elli hızlı Sind süvarisi koştu ve Hümayun Padişah'a bizi dinlemesi için bir mektup yazdı. Mübarek Şaban'ın ortalarında yola revan olduk. Sultan Pur yolu ile beş
günde Mar kalesine vardık. Ertesi gün kuyulara baktık, su bulamadık. Bazı
adamlar, sam rüzgarı ve susuzluktan ölüm hali derecesine geldi. Her birine
Tiryak-ı Faruk verdik de, bu halden bin bela kurtuldular. Bu hali görünce
çöl yolundan vazgeçtik. (Garip kişi kör gibidir) derler. Bunun gibi, bizde
geriye Mar kalesine döndük. Daha sonra beraber olan Sind'liler orman yolundan
gitmeye korktular. Sonunda arkadaşları teselli edip nasihat ederek, Kare nehrini kelek bağlayıp geçince Sind'lileri serbest bıraktık. Oradan, Ab-ı Maçvare'ye geldik. Orayı da gemiyle geçtik. Orada beş yüz kadar ced vardı. Fakat tüfeklerden korkup hiçbir şey yapamadılar. Oradan da yola revan olup onbeşinci gün, Ramazan'ın ortalarında şehri Multan'a geldik. HİNDİSTAN DİYARINDAKİ SERGÜZEŞTİ BEYAN EDER İlk olarak, Şehr-i Multan'da Hz. Şeyh Bahaad-Din Zekeriya, Şeyh Rukned-Din ve Şeyh Sadrud-Din'i ziyaret ettik. Şeyh Muhammed Racu ile görüşme yapıp duasını aldık. Mir Miran ve Mirza Hasan Sultan ile görüşme yapıp müsaadeleri alındıktan sonra Lahor'a doğru yola çıktık. Sadgire'ye varınca orada da Şeyh Hamid ile görüşme yapıp duasını aldık ve Şevvel'ın evvelinde Lahor'a vardık. Meğer, önceden Hindistan Padişahı olan Şir Han'ın oğlu Selim Şah vefat edip İskender Han Padişah olunca, Hümayun Padişah bunu işitip Kabil'den Hint'e yürümüş, evvela Lahor'u alıp zaptederek içine adam koymuş, kendisi Şehr-i Sıhrınd önünde İskender Han ile karşılaşıp onu basarak dört yüz fil ile darbzenleriyle dört yüz arabasını almış, İskender Han kaçarak Mankut kalesine girip bir miktar adam ile Keşmir Mirzalarından Şah Ebu'l Mealı'yı serdar edererek ardına salmış. Kendisi Delhi'ye varıp hanlarından Özbek İskender Han'ı Agra'ya göndermiş, nice han ve sultanların kimisinin Hisar-ı Firuz Şah'a kimini de Sibnel, Beyane ve Kenviç'e göndermiş, her tarafta beyler ve askerler savaş üzere iken bizde Lahor'a varmış bulunduk. Şehir hakimi olan Mirza Şah yol vermeyip; "Padişah'a gitmeyince yol yok" dedi. Sonunda padişaha halimizi arz ettik. Orduyu Hümayun'a gönderin diye emir geldi. Bu arada bir ay kadar zaman geçti. Bunun sonunda hepimizi Padişah'a gönderip yanımızda da adam koştular. Zaruri olarak yola revan olduk. Deryayı Sultan-Pur'u gemilerle geçip Hisar-i Firuz Şah yoluyla yirmi gün kadar yürüyerek Zilkade'nin sonlarında Hind Pay-ı tahtına, yani, Delhi şehrine varınca Hümayun Padişah haberdar oldu. Han, hanan, diğer hanlar ve sultanların dört yüz fil ve binlerce adam ile Saadetlü Padişah Hazretlerinin izzet ve hürmetine karşılamak için gönderdi. Bu acize de bir at, iki hil'at ve harçlık gönderip o gün orada Han-Hanan büyük bir ziyafet yapıldı ve Diyar-ı Hind'de Divan gece olduğu için akşamleyin ta'zım ve tekrim ile Padişah'ın Divan-ı Hümayun'una götürüldük. (Hediyye, hediyye edenin kuvvetine göredir.) sözü gereğince, acizane bir miktar hediye arz ettik. Padişah ile mülakat yaptığımızda, Hindistan fethi için gazel arz ettim.
Bu gazelden Padişah çok zevklendi. İzin talep ettiğimizde rıza göstermeyip
bu hakire Yüzlük vazife ile Perkene-i haraca caykir verdi ve her yoldaşa
yüz bin akçe dirlik tayin etti. Acizane bu teklifi kabul etmeyip gitmek
için izin talebinde bulunduğumda "Bir yıl bari bizimle burada kalın"
diye ısrar etti. Daha sonra Okre fethedildi. Onun fethine dair de hemen
bir tarih düşürüp: Bu tarih çok beğenildi. Bir gün mevzuu getirip Sultan Mahmud Bekri'nin
durumunu arz ettik. Bir ahid-name göndermesi için talep ve rica da bulunduk,
kabul ettiler ve bir ahid-name gönderdiler. Tuğra yerine zaferanlı elini
vurdu. Sultan Mahmud'a gidince Sultan'ın veziri Monla Vari bu acize bir
mektup gönderdi. Sultanın mektubunu padişaha arz ettim. "El elden
üstündür" misalinden çok hoşlandı ve bu hakire rubaiye karşılık vermemi
teklif buyurdular. Tam zamanıdır düşüncesiyle "Memur özürlü, özür
de insanların en cömerti yanında makbuldür" diyerek arz-ı cevap ettim.
Söylediğim bu gazeli Padişah gördü ve çeşitli ihsanlarda bulundu. Bu aciz kula "İkinci Mir Ali Şir" diye hitap buyurdu. Aciz de "İkinci Mir Ali Şir demek reva değildir. Huşe-Çin olmaya muktedir olsak razı olurduk." dedim. Padişah tekrar "Allah hakkiyle bilir ki bir sene bu tarzda Çağatay tayfasına haydi haydi Mir Ali Şir'i unutturursun" deyip çeşitli lütuflar gösterdi. Bin gün yine sohbet esnasında, Padişahın yakın mirzalarından Hoş-hal Bey , Padişahin okyay kurucusu olup onunla mubahesede bulunan değerli bir genç, bir münasebetle bu acize iki gazel teklif buyurdular. Kafiye ve redifini tayin ettiler. Arkasından Meclis-i Humayun'da okudum. Ruhları, keyfiyet-i meyden kaçan kim aldur Bu gazeller vilayet-i Hint'de meşhur oldu. Herkesin dilinden düşmez oldu. Birgün, Mirzalardan Padişahın afitabecisi Abdurrahman bey ekseri hususi sohbetlerde hazır bulunur, sohbete karışır, dedikodu ederdi. Velhasıl, onlarla mübaheseden gece-gün, bir an bile geri kalmadım ve hiçbir vakit padişahtan ayrı durmadım. Bir gün, padişah bu hakire: Buna göre, bunların hepsini gezip, buralara hükmetmesi kolay değildir. Galiba her iklimden Padişah-ı Rum gibi hissedar oldu da, onun için yedi iklime hükmetti deniyor:" deyince "Padişah-ı Rum'un yedi iklimde yeri var mıdır?" diye sual etti. Cevaben "Evvela Yemen, l. İklimden, Mekke-i Şerife ll. İklimden, Mısır, lll. İklimden, Halep lV. İklimden payitaht Konstantiniyye V. İklimden, Kefe Vl. İklimden, Budin ve Beç Vll. İklimden" dir. Birgün, padişah ile Delhi şeyhlerini ziyaret kasdiyle ata bindik. Şeyh Kutb-u'd Din Pir Delhi Şeyh Nizam Veli, Şeyh Ferid Şükrkenc, Mir Husrev Dehlevi ve Mir Hüseyin Dehlevi'yi ziyaret ettik. Yine birgün, Mirzalardan Mühürdar Şahin Bey isimli Padişahin makbul ve sırdaşı olan gence gittim. Padişahtan izin talep edip, sebepsiz izin isteme olmasın diye de gazeller yazıp beraberinde gönderdim. Bu gazeller arada bir bahane idi. Nihayet bir gün sevinçli haber geldi. "Ruhsat verildi; halini nazmen padişaha bildir" deyince hemen bir arzuhal yazıp: "Ayağımızın bağlandığı yetişti. Bundan böyle gitme zamanıdır" diye halimizi arzettim. Bu münasebetle de gazel söyledim. Bu arzuhal ve gazelleri görüp merhamet ve şefkate gelerek ruhsat inayet buyurdular. Bu bendeye de tekrar at, baştan ayağa giyecek ve yol ferman verdiler. Gitmek üzere iken Hümayun Şah, Kasr'dan çıkanken merdivenden düştüler. Padişah ağır yaralandı ve bir iki gün daha orada kaldık. Etrafa padişah iyi diye haber salındı ama merdivenden düşüşlerinin üçüncü günü dar-i zahmetten dar-ı rahmete intikal ettiler. Oğlu Celalu'd-Din Ekber Mirza; Han Hanan ile Şah Ebu'l-Meali'yi görmek için daha önceden gitmişlerdi. Onlara ciddiyeti hemen bildirildi. Padişahın öldüğünü öğrenip halk ayaklanmasın diye güzel tedbirler aldılar. Eskiden olduğu gibi, divan şöleni çekildi ve padişaha itaatlerinden dolayı, umeraya, adet üzere bahşiş dağıtıldı. "Padişah Çarbağ'a gidiyor" diye at hazırlandı. Hava iyi değil diye vazgeçildi. Ertesi gün halka "Görünüş var" diye ilan edildi. Fakat müneccimler bu saat iyi değildir diye men edince, askerler çok sıkıldılar. Sonunda padişahın musahiblerinden Monla Bikesi denilen şahsı, üç gün, denize bakar bir eyvan üzerinde tahta geçirdiler. Padişah elbiselerini giydirip yüzünü gözünü sardılar.Hoş-Hal Bey başucunda, Mir Menşi yanında durup bütün sultanlar, Mirzalar, reaya ve avam gelip deniz kenarından padişah'ı görüp dualar ettiler. Böylece padişahın sıhhatta olduğu bildirilmiş oldu. Hemen ertesi gün umera'ya gidip veda ettim. Padişahın sıhhat haberleriyle Rebiül-evvel'in ortasında, Lahor'a doğru yola çıktık. Şehr-i Sunipet'e oradan Panipet'e, oradan Kırnal'a geldik. Sonra Tanasır'a vardık. OradaHakim-i hükümet olan Kara Bahadır Sultan'a Padişah'ın iyi olduğunu haber verip , her yerde "Padişah sağdır" diye soranlara cevap vererek Sihrind yolu ile Maçvare'ye oradan da Baçvare'ye vardık. Sultan-Pur nehrini gemilerle geçtik. Epey bir yol aldık ve Rebiül-ahir'in evvelinde tekrar Lahor'a geldik. Celalu'd-Din Ekber Mirza Padişah oldu. Orduya cülüs bahşişi dağıttı. Lahor ve diğer yerlerde adına hutbe okundu. Lahor hakimi Mirza Şah yine bize yol vermedi. "Padişandan emir geldi Kabil ve Kandehar taraflarına kimse gidemez" deyince, tekrar padişahın bulunduğu tarafa yöneldik. Kelinur'e vardık. Oradan Kale-i Manküt karşısına varıp Celalu'd-Din Ekber padişah ve Han Hasan ile görüştük. Mirza, Bayram Han'ın hocası Molla Pir Muhammedi gönderip "şimdi fetret zamanıdır. Birkaç gün buruda bizimle kalabilirlerse vilayet-i Hind ve Sind'in ne tarafını isterlerse onlara gösterilir" diye buyurduklarında bu fakir, derhal merhum padişahın fermanlarını alıp, ölüm dolayısıyle bir tarih ve mersiye gibi bir gazel söyledim ve bunu huzura arzettim. Hind içinde bir Humay irdi, Humayun Padişah Mirza, babasının fermanlarını görünce bir hoş oldu. Ruhsat verip dört bin kadar adamla beraber, tekrar Lahor'a geldik. Şah Ebu'l Meali'yi tutup Lahor kalesine gönderip hapsettiler. Düşürdüğüm tarihe ücret olarak bir pervane hediye ettiler. Her birine birlik harçlık lütfedildi. Beylerle Lahor'da toplanıp yol hazırlığına başladık. Hint'in acaip ve garabini seyrettik. Eğer Hint diyarının şaşılacak şeklerini anlatacak olursak, mevzu dışına çıkmış oluruz. Neyse ki, Rebiül Ahir'in ortalarında Lahor'dan, Kabil'e doğru yola çıktık.
Lahor nehrini gemilerle geçtik. Bundan sonra karşımıza büyük bir nehir
çıktı. Karşıya geçmek için gemi bulamadık. Ket'ler yani serir ve göze(desti)lerle
BUHTER ZEMİN, YANİ ZABULİSTAN'DA VAKİ OLAN SERGÜZEŞTİ BEYAN EDER Mübarek Cemaziyel Evvel'in birinci günü, Nil Abad'dan Kabil'e doğru yöneldik. Fakat, Adem Han demekle bilinen, Afganlı'dan çekinerek, akşamdam sür'atle ilerleyerek sabahleyin dağların eteğine vardık. Afganlılar haberdar olmadan, şafakla beraber, dağlara tırmandık. Dağlarda binlerce Afganlı ile karşılaştık. Tüfek atıp kavga ederek Allah'ın yardımıyla kurtulup Peşaver'e geldik. Hayber geçidini aşarak, Cuşayi'ye geldik. Lemegan'a varıp Hezara içinden bin bela ile Buhter Zemin, yani vilayet-i Zabulustan'a gelip pay-i tahtı olan Kabil şehrine ulaştık. Humayun Padişahın oğulları Muhammed Hakim Mirza ve Ferahfal Mirza'yı görüp Mun'ım Han ile mülakat yaptık. Hümayun Padişah merhumun fermanlarını görüp hürmet gösterdiler. Kabil güzel bir şehirdir. Etrafı karlı dağlarla, dört bir yanı da akarsulu bağlarla çevrelenmiştir. Her tarafı zevk sefa sohbet meclisleriyle doludur. Halk, uçtan uça, latif ve müzeyyen güzellikler içinde zevk ve sefa ederler. Saz ve sözleriyle halkı daima şen, içkili, halinden memnun ve toplu haldedir. Fakat binaların hiçbirisi gözümüze gelip vatan arzusu gönlümüzden bir an olsun gitmedi. Gitmek isteyince, Mun'ım Han "Yollarda kar var Hindikuş dağları bu vaziyette geçilmez birkaç gün burada kalın" dedi. Bu fakir de "Erlerin azmi dağları yerinden oynatır derler, gayret gerekir" deyince çöpcülük ve kılavuzluk yapan tayfa üzerine hakim olar Mir Nezri'yi gönderip bu tayfalardan, atları ve eşyayı dağdan aşırmak için üç adam vazifelendirdi. Mübarek Cemaziyel Ahir'in başlarında yola çıkıp Karabağ'a oradan da Çarikiran'a, sonra da Pervan, yani Şehr-i Mervan'a vardık. VİLAYET-İ BEDEHŞAN VE HOTLAND'DA AHVALİ BEYAN EDER Mübarek Recebin evvelinde Şehr-i Endirab'a vardık. Oradan da Bedehşan vilayetinden olan Tahkan'a vardık. Orada Süleyman Şah ve oğlu İbrahim Mirza ile mülakat eyledik. İlk olarak gittiğimiz gün, İbrahim Mirza karşı gelip bir çarbağda bir miktar hediye ve bir gazel ile Mirza'nın huzuruna çıktık. Bu gazeli Mirza okuyup çok beğendi. Karşılıklı şiir okuduk. Hemen Padişah'a da acizane bir hediye sunduk. Huzurlarına çıkınca bir gazel de onlara söyledim. Onlarda sonsuz lütuf gösterdiler. Belh Han'ı Muhammed Han ile Burak han arasında düşmanlık olduğunu anlatarak: "O yollar tehlikelidir. Pir Muhammed Han'ın küçük kardeşleri çapulculuk yaptığından Kunduz, Kavadyan ve Termid taraflarında hükümet kuvveti zayıftır. Fakat Bedehşan ve Hotland yolu emniyetlidir. O taraftan gidin" dedi ve bu hakire Padişah ve Mirza at ve hil'at ihsan ettiler. Hotland'da Cihangir Ali Han, Padişah'ın hanımının küçük kız kardeşine bir mektup verdiler. Oradan da yola koyulduk. Payitahtı Bedehşan'a, yani Keşm'e geldik. Padişah'ın Çarbağı ve Hümayun Padişah'ın Devabe isimli bahçesini gezdik. Bundan sonra Kal'ayı Zafer yolu ile Rustah şehrine, oradan Bender Sumti'ye geldik. Amu suyu, yani Ceyhun ırmağını tulumlarla geçtik. Kaşgar tarafından vilayet-i Hotland'da Delli'ye vardık. Mir Seyyid Ali Hemedan hazretlerini ziyaret edip oradan Külabe şehrine vardık. Cihangir Ali Han ile mülakat edip mektubu verdik. Onbeş adam kılavuz alıp Çarsu şehrine vardık. Oradan Polsenkin'e uğrayıp köprüden geçtik. Kılavuzları serbest bıraktık. TURAN - ZEMİN VİLAYETİNDE, YANİ MAVERAÜ'N NEHİR'DE VAKİ OLAN AHVALİ BEYAN EDER Köprüden geçip, Turan-Zemin, yani Mavera'ün Nehir'e girdiğimiz gün, orada istirahat ettik. Ertesi gün yola çıkıp Hazarnüve. Oradan da Çarşanba kasabasına vardık. Hoca Yakup Çarhı'yi ziyaret edip oradan Çığanyat'a, yani Hisar-ı Şaduman'a vardık. Bundan sonra Singerd dağını aştık. Buradan, şehr-i Sebz'e, yani Keş'e geldik. Sultan Haşim'le görüştük. O da geçiş izni verdi. Semerkand ile Şehr-i Sebz arasındaki dağı binbir güçlükle geçip Kasaba-i Mısr'a uğradık. Buradan yola devam ederek Şaban-ı Muazzam'ın başlarında Semerkant'a geldik. Nevruz Ahmed Han ile mülakat edip bir miktar hediye sunduk. Han, bu hakire, bir at ve baştan ayağa, yani muteaddid hil'atler inayet ettiler. Meğer Burak Han'a saadetli padişah, alem-penah hazretleri, Şeyh Abdül-latif ve Dadaş elçi ile bir miktar tüfekli asker ve top göndermişti. Mülakat yaptığımız zaman Semerkand padişahı Abdül-Latif Han olmuş, yerine Burak Han Semerkand Hanı olmuştu. Fakat, Belh'de Pir Muhammed Han ve Buhara'da Burhan Seyyid Han kendi adlarına hutbe okutmuşlardı. Burak Han bu sebepden onlara bir şey yapamamış, sadece onları meşgul etmişti. Evvela Semerkand'ı alıp zapt etmiş, oradan da Sebz üzerine yürümüş ve burada büyük bir savaş yapılmıştı. Rumilerin kethüdaları düşünce, orası da zapt edilmiş ve oradan Buhara'ya geçilmişti. Burası uzun müddet muhasara edilince Buhara Han'ı Seyyid Burhan, Karakulu Pir Muhammed Han'a verdi. O da inilerini, yani küçük kardeşlerini gönderip Karakulu zapt etmişti. Sonunda mecburen Burak Han'a tabi olup araları düzeldi, sulh oldu ve o vilayet, yine Seyyid Burhan'a tefviz edildi. Burak Han, Karakul üzerine yürüdü. Pir Muhammed'in kardeşleri aman dileyip şehri verdiler. Orayı da Seyyid Burhan'a verdi. Kendisi Semerkand'a geldiği zaman, bir takım kimselerle Rumilere Ağa olan kimse Taşkend ve Türkistan yolu ile Rum'a doğru yola çıktı. Beraberinde olan Ahmed Çavuş'da, Buhara ve Harzem yolu ile Rum'a doğru yola çıktı. Bir kısım yeniçeri de Seyyid Burhan'a varıp bir kısmı Han'ın oğullarının yanında kaldı. Kendi yanında yüzeli kadar adam kaldı. Yukarıda anlatılan olayları bu fakire anlatıp ; "Saadetlü Padişah yanında yalancı olduk. Sözünü kale almadık. Bize yardımcı olsanız bir şeyler yapabilirdik" deyip, bu acize bir vilayet vermeyi teklif etti. Ben de "Bu kadar adamla bir iş yapılmaz ve Padişah'ın emri olmadan biz böyle şey yapamayız" deyince : "Şimdi size adam katıp vaziyyeti devlet kapısına bildireyim" deyip, Hoca Ahmed Yesevi'yi (K.S.) evladından Sard-ı Alem Şeyh-i tayin etti. Bir mektup yazarak : "Bundan sonra Padişah Hazretlerinin her ne emri varsa onunla amiliz", deyip gitmeye ruhsat verdi.Başkent Semerkand'da, Danyal (A.S.), Hızır (A.S.)'ın makamını, Resulullah (S.A.V.)'in hırkaları ve nalınları ve Hz. Ali (K.V.) hatiyle yazılmış Kur'an-ı Kerim'i ziyaret ettik. Ulema ve meşayihten hidayet sahibi Şeyh Ebu'l Mansur Maturidi, Şah Zende, Hoca Ubeydullah, Şeyh-ul Ahrar, Hoca Abdi Birven, Hoca Abdi Devren Çopan, Kadızade-i Rumi, fetva sahibi Maveraü'n nehirle ulema mezarları yani 4440 mezar ziyaret ettik. Bir gün sohbet esnasında Burak Han bu hakire : "Gördüğünüz şehirlerden
hangisi hoşunuza gitti?" diye sordular. Aciz de : O yol uygun bulunmayıp Buhara tarafına yönelince, Burak Han bu acize : " Seyyid Burhan yine bize muhalifmiş. Oğlum Harzem Şah'ı Sultan beyle düşmanlık eder diye işitilir. Cenk ihtimali varsa Acduvan'a geçip elçiyi bekleyin. Vaziyeti araştırıp öğrenin, eğer muhalefet yoksa o yol ile gidin, varsa, orada kalın" dedi. Biz de öyle yapıp mübarek Ramazan'ın beşinci günü yola girip Kale demekle mağrur şehre vardık. Oradan Keremene şehrine geçip oradan da Devva'ya badehu Semerkand nehrini geçip Acduvan'a vardık. Hoca Abdul-Halik Acduvani'yi ziyaret ettik. Mirza'yı orada bulamadık ve sıhhatlı bir haber de alamayarak oradan da yola devam ettik. Pul Rıbat'a geldiğimizde Harzemşah Sultanının ordusu tamamen Kayın ve Kacım giyerek savaş hazırlığında idi. Ansızın Han Ali Bey onu orada görüp bu fakire : "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu. "Buhara'ya," deyince : "Şu anda Buhara Hanı Seyyid Burhan Harzemşah Sultan ile harbetmek için gelmek üzeredir. Lütfedip bize yardımcı olun" diye ricada bulundu. Bu fakir de; "Biz kimseye yardım etmek için gelmedik. Hanın bize yarlığı yani emri bu değildir. Şayet savaş ihtimali olursa Acduvan'a gelip orada elçiyi bekleyin diye buyurmuşlardır" deyince, Acduvan tarafına yöneldik. Minare önüne yaklaştığımızda yüz kadar Alaçapan (çeşitli renkli Tatar) ardımızdan at koşturup "Mirza yarlık kıldı davranın" diye bir yoldaşımıza kılıç çaldı. Biz de kenara atılıp hemen vuruşmaya hazırlanmışken bir ulu Seyyid koşarak geldi. Özbeklere : "Sabredin. Acele etmeyin" deyip dağıttı. İki yanında adamlarıyla Mirza gelip dualar etti. "Lütfedip gitmeyiniz, bir kenara çekilip seyrediniz" deyince, naçar geriye döndük. On kadar adamla Mirza'nın huzuruna çıktım. Mülakattan sonra Mirza yine ricada bulunup; "bize yardım edin" deyince, buna razı olmadım. "Bari tüfekleri bize verin" dedi ve on kadar tüfeği bizden alarak Özbeklere dağıttı. Bize de "siz bir tarafa çekilip seyredin" diye gururlu bir şekilde söylendi. Seyyid Burhan'ı gözünde asla büyütmüyordu. Yemiyen kişi yadelden tabanca O anda karşıdan Seyyid Burhan göründü. Mirza köprüden geçerek Rıbat'ın yanına vardı. Halk arasında bulunan altı yoldaşım Mirza ile köprüden geçti. Bu aciz dört yoldaş ile varıp halkı bir çardak avlusuna koyduk. Seyyid Burhan hemen göz karartıp önünde bin kadar kızıl ayak, yani Buhara'nın yetimleri, kırk kadar Rumi okçu olup yaman askeri vardı. Bir anda Mirza'yı basıp tüfekle yaraladılar. Mirza, tuğunu, nakkaresini ve her şeyini bırakıp üç yoldaşımızla kaçtı. Birini süngü ile vurdular. Biri de diğer bir yerde şehid oldu. Üç nefer bir miktar Özbek'le Rıbat'a girdi. Seyyid Burhan onlarla çatışmak üzereyken, iki yoldaşımla attan inerek, askere karşı gidip: " Mirza nededir ?" diye sordum. "Ribat ile çatışmak üzeredir" dediler."Beni Han'a iletin" dediğimde, birkaç kişi önüme düşüp köprüden geçtik. Ribat önüne varınca (kaza gelince kör olur) bu fakiri Ribat'tan ok ile bir zalim vurup yaraladı. Her taraftan kılıçla üzerime saldırdılar. Ölümün eşiğine gelmişken, onlarla beraber olan Rumiler, bu hali görüp fakiri tanıdılar. Özbeklere kılıç çekerek: "Bu, kendisi Han'a gelmiştir. Buna niçin böyle muamele ediyorsunuz?" diye hamle edince, Özbekler benden el çektiler.Han'a haber verdiler, Han Kucaklayıp özür diledi. İki sultan tayin edip yoldaşlarımızı köprüden geçirirken, iki yoldaşımızı yine kılıçla yaraladılar. Her şeyimizi yağmaladılar. Bin bela ile köprüyü geçip, bir tarafta durduk. Nihayet Han, bu fakire lütfedip: "Rıbat içinde olan Rumilere etbih et, Rıbat'ı versinler. Onlar günahsızdır. Onlara sözümüz yok" deyince Rıbat'a gittik. Her birini çağırarak "Savaştan vaz geçin. Benim burada bulunmamdan dolayı, Han sizi af etti," deyince, onlarda Rıbat'ı verdi. Kaybolan atlardan birkaçı bulundu. Ama birçok tüfek kayboldu. İki yoldaşımız serbest bırakıldı. Bundan sonra şehrin yoluna devam ederek Buhara'ya vardık. Seyyid Burhan bu hakire: "Dünya ve Ahirette atam ol. Bu vilayet Saadetlü Padişandır. Sen Buhara'da otur, ben Karakul'da olayım diye müteaddit rica ve tekrarda bulununca "Şayet bütün Maveraü'n Nehir'i bana verseler bu vilayetlerde kalamam. Ama, siz Han'ıma olan cefayı -inşallah- devlet kapısına arzederim.Padişah Hazretleri tarafından çeşitli inayetler gelip ümidederim ki Hanlık size müyesser olur" dedim.Çeşitli konuşmalardan sonra, gayet memnun ve meşru olarak bu fakiri ziyaret ettiler. Sayısız lütuflar gösterdiler. Onbeş gün Buhara'da eğlendik. Hergün, bulunduğumuz çarbağa gelip sohbet eder, temaslarda bulunurduk. Bu arada, kendi lisanları tarzında gazel söylemem de teklif ettiler. Bu gazelden çok hoşlandı. Sonunda gitmek için izin istediğimizde: "Bari demir tüfekleri bize verin, biz size ne kadar isterseniz bakır tüfek verelim." Dedi. Zaruri olarak kalan tüfekleri onlara teslim ettik.oda kırk bakır tüfek verdi. Kaybolan yedek yerine bir ablık at ve iki değerli kitap zimmet edip ruhsat verdiler. Bu arada Burak Han'dan elçi gelip oğlunun affını diledi. Sonunda yine yer verip Acduvan'ı Abdal Sultan'a tayin etti. Araları sulh olunca, bizde yol hazırlıklarına başladık. Buhara'da: Hz.Hoca Bahaeddin Nakşibend, Kadı Han, Çar Bekir, Hoca Ebu Hafs-ı Kebir, Sadruş Şeria, Tac'uş Şeria, Şeyh-ul Alem, Seyyid Mirkelam, Pir Hoca Bahaud-Din Nakşibendi, Sultan İsmail Samani, Hz.Eyyüp (A.S.) Ka'b'ul Ahbar ve Şems-ul Eimmet'ul Serahsi'yi ziyaret edip,Harzem'e doğru yola çıktık. Karakul şehrine varıp oradan Farib önünden Amuderya, yani Ceyhun'u gemilerle geçtik. Mübarek Şevval ayının başlarında vilayet-i İran-Zemin, yani Horasan diyarına ayak bastık. Evvela Çarçoy isimli şehre vardık. Burada Hace-i Meşhed İmamı Ali Musa'nın
kardeşini ziyaret ettik. Sonra, yola devam ederek çölden, yani, Beriyya-i
Horasan'dan Amuderya'nın kenarıyla Harzem'e doğru yollandık. Nihayet bintüre
geldik.Dost Muhammed Han ve kardeşi iş sultan ile mülakat yaptık. dedim. Nihayet Han izin ve bir yahşi yabu, yani bir güzel at verdi. Arabaları yol arkadaşlarına bağışladı.Kalzem nehrinden Şirvan yolu ile gitmek istediğimizde, halk razı olmadı.Şirvan'a Küfe tarafından Rum askeri gelip Abdullah Han ile çetin savaşlar yapmış, hala o taraflardan Rum halkına bu taraflarda yol yoktur. Hasılı Çerkez tarafından çıkan Demirkapı yolu iyice araştırıldı ve şimdiki halde Çerkezler isyan etmek üzeredir dediklerinde Horasan ve Irak yolunu sorduk. Şah'ın şu anda Padişah-ı alem penah'a itaatları vardır diye haber aldık.
Fakat yollarda olan Kızılbaş beyleri sizi sağ ve salim şaha vardırmazlar,
dediklerinde "Allah'ın öldürmediğini kimse öldürmez. Ölümden korkan
kimse de yola girmez: Harzem Padişahı Dost Muhammed Han'dan, gitmek için izin istedik."Bu vaziyette düşman içine gitmek münasip değildir" deyince, mevcut olan tüfeklerin yarısını Han'a yarısını da Sultan'a verip izin aldık. Tin Muhammed'in kardeşi Ali Sultan'a a'zam'ın kerimeleri, yani Şeyh Hüseyin Harzemi'nin kızları adam gönderip: "Rüyamda Atam Mahtume-i a'zam'ı gördüm. Büyük bir toplulukla Şehr-i Vezir'den Harzem'e geldi.Halk kendilerini karşılayıp geliş sebebini sorduklarında, "Mir Seydi Ali Şehr-i Vezire gelip üzerimize Kur'an-ı Kerim tilavet ettirdi. Bizden yardım talep etti. Bunun için ona yardıma, onu sıhhatle Horasan'a geçirmeye geldik." diye buyurdular, deyip, bu fakiri müjdelediler. O şevk ile ertesi sabah yola çıktık. Devreven'e geldik. Muhammed Sultan geçiş için izin verdi.Oradan Bağva'ya vardık ve Polat Sultan'da geçmemize mani olmadığından Nisa'ya geldik. Daha önce Merv'de Han olan Tin Muhammed'in kardeşi Ali Sultan'la mülakat yapıp, Han'ın ve İş Sultanın mektuplarını verdik. O da serbestçe gitmemize izin verdiler. Hepsi de Saadetlü Padişah'ın emirlerine itaat edip ram olan kimselerdi. Oradan Baverd şehri yolu ile Tus Şehrine gelerek, İmam Muhammed Hanifi Hazretleri ve Firdevsi-i Tusi'yi ziyaret ettik. H.964 senesi Muharrem ayının ilk günü Horasan Şehrine geldik. Horasan Şahı yani İmam Ali Musa Rıza Hazretleriniğ ziyaret ettik. Denizde tufana tutulduğumuz vakit, İmam Hazretlerinin türbelerine bir toman adamıştık. Nezretmiş olduğumuz bir tomanı Mir-i Mütevelliye ve diğer büyüklerin kabirlerine de sadakalar dağıttım. Behram Mirza'nın oğlu İbrahim Mirza da orada Sultan idi. Şah'ın oğlu Süleyman Mirza da orada idi. Onlarla ve veziri Gökçe Halifeyle buluşup Mirza'lardan Şah'a gitmek için adam istedik. Kabul ederek bize bir ziyafet tertip ettiler. Konuşma esnasında bu acize Hz.Ali ile Ebubekr, Ömer ve Osman Hazretlerinin halifelikleri ve büyüklükleri hakkında hakkında seninle konuşalım deyip, bazı sualler sordular. Bu aciz de: "Ahmak'a cevap sükuttur" sözüne uyarak sükut ettim. Suali tekrarlayınca, bir gazel söyledim. Gazel bitince - Nasreddin Hoca'ya mescitte gazel oku demişler, yeri değil demiş - bunun gibi, biz buraya, sizinle bu hususu konuşmak için gelmedik. Burada sadece tesadüfi olarak bulunuyoruz. Yoksa bir suale cevap vermeye muktedir değiliz. Çünkü Peygamber Efendimiz "Hakikat acıdır" buyurmuşlardır. Fakat sizin kasdiniz, bizim Hz. Ali evlatlarına olan muhabbetimizi imtihan ise: Asitan-i Murtazaya intisabım bar menin Kanberimin, şir-i yezdanıng sürmiyen elin deyince, sual sormaktan vazgeçtiler ve ellerinden kurtulduk. Sonra Gazi Bey isimli bir adam geldi ve "Bu kadar adamı Şaha göndermek uygun değildir Bunlar kendilerine kattığımız adamları yolda öldürüp kaçıp gidebilirler. Burak Han'a gelen Rumi'lerinbunlar olması muhtemeldir ve bunlarda gizli mektuplar olabilir.Onları araştırıp görmeden, bunları bırakmak doğru değildir" diye söyleyince, Mirza' da: Kim bir şey işitirse ona karşı tedbir alır sözüne dayanarak ertesi sabah erkenden ikiyüz zırhlı muhafız gönderip Kervansaray'ı kuşattırdı. "Doğru tutulmayınca eğri bulunmaz" kabilinden, hepimizi tutup, herkese bir muhafız tayin ettiler. Beni de iki hizmetçimle Gökçe halifenin vekilinin odasına koydular ve atlarımızı birer kişiye teslim ettiler.Kış mevsimi olduğu için eşyalardan ayrılınca çok üşüdük. Ertesi gün Mirza, yanımızda bulunan emirnameleri ve padişahlardan alınan mektupları aldılar.Bir keseye koyarak mühürlediler.Arkadaşlar bu durumu görünce, hayatlarından ümidi kestiler. Ben de: "Bu duruma kendimiz kendi isteğimizle düştük. Kendi düşen
ağlamaz derler. Doğumdan kurtulamadık ki ölümden kurtulalım. Sabredeceğiz
çünkü büyükler "Sabr ile koruk helva olur," demişlerdir. Sabr
kurtuluşun anahtarıdır ve bütün sıkıntılar ona yükselir. diye dertli gönlüme teselli verirdim.Uyku ile uyanıklık arasında gönlüme bir mısra düştü. Uykudan uyanınca, "Bu bana ilahi bir ilhamdır" deyip, hatırımdakini hemen yazdım. Bununla bir murabba düzüp İmam Ali Musa Rıza'ya ithafen gönderdim.
Çehre-i zerdim eşiğinde varıp hak eyledim Kendini tarif edermiş misk-u ter dediği gibi, şiirden bazı laflar ettim. Mirza'ya haber gönderip "Bu haberin doğruluğuna ve yalana da ihtimali vardır. Bize haksızlık etme." Dime kim idesin kala yanuna Sonunda Mirza, Şah'dan korktu ve yaptığına pişman oldu. Aşura günü hepimizi serbest bıraktı. Tekrar bu acize bir ziyafet verdi. Atlarımızı ve eşyalarımızı geriye verdi. Fakat çok eşya kaybolmuştu. Dört güzel kitabımı aldı, Emirname ve mektupları bir keseye koyup mühürledi. Kopçacı başı Ali bey isimli birinin başkanlığında, o senenin muharrem ayının ortalarında Şah'a gönderdi. Şah ve Behram'ın birer hanımları imamı ziyarete gelmişlerdi. Yola beraber çıktık ve yolda sohbeti ilerlettik. Şah'a varınca, her biri de çeşitli lütuflarda bulundular. Onarın maiyeti ile yollarda dostluk kurun, yüzlerine gülün diye arkadaşlara öğüt verip, nasihat eyledim. Günlerden bir gün Nişabur'a geldik.İmam zade Muhammed Mahruk ve Şeyh Attar'ı ziyaret ettik. Horasan vekili Ağa kemal ile mülakat yaptık. O da geçmek izin verdi. Oradan Sebzvar'a geldik. Bazı edepsiz kimseler, bize hücüm edip karıştıklarında: "İt ürür, kervan yürür" diyerek, bin bela ile ellerinden kurtulduk. ACEM IRAK'INDA VAKİ OLAN AHVALİ BEYAN EDER. Günlerden bir gün Irak topraklarına ayak bastık. Demavent dağı eteklerinden yani Mazenderan tarafından Bestam'a geldik. İmam Muhammed Eftah, Şeyh Beyazid-i bistami ve Şeyh Abu'l Hasan el-Hırkaniyi ziyaret ettik. Ertesi gün yola çıkıp Damgan'a geldik. O gece arkadaşlardan Ramazan Bölükbaşı ismiyle bilinen Salih ve dindar bir kişiye rü'yasında Beyezid-i Bistami40 derviş ile gelip: "Dua edelim ki Mir Seydi Ali arkadaşlarıyla sağ salim vatanlarına varsınlar." Diye dua ederler. O adam da okuyup sonra bir yol fermanı yazdı ve mühürledi. "Yollarda kimse size mani olmasın." Diye bu acizi haberdar etti ve Cenabı Hakkın Kemali-i Keremine şükürler ettik. Bu can veren haber, ölü gönüllere taze bir hayat verdi. Damgan'da metfun İmam-zade Cafer'i ziyaret ettik. Sonra Sumnan'a gelip Şeyh Alaud'devle-i Sumnani Hazretlerini ziyaret ettik. Orada da bize bir çokları hücum edip mezhep üzerinde konuşmak istediklerinde arkadaşlara: (Altını itikadını ve mezhebini gizli tut) hadisiyle hareket edin. Zira: Akil olanlar eylemez bir an dedim. Onlarda nasihatimi dinlediler. Ertesi gün sabahleyin yola çıktık. "Hiçbir kimse sizden fazla gezmiş değildir. Şu halde biraz pişkin olmak lazımdır. Aklı başındaolan bir kimse, adi ve rezil kimselerin sözlerine aldırış etmez." dedim. Onlarda sözlerimi kabul edip, nasihatimi dinlediler. Hep birlikte Rey şehrine geldik. İmam Abd'ul Azim ve İmam Hüseyin (R.A.) nın zevcesi Bibi Şehriban'ı ziyaret ettik. Orada Şah'ın oğlu Muhammed Hudabende Mirza ve Korucu başı Sondan ağa ile mülakat ettik. Muhammed-Huda-Bende ile mulakat ettiğim zaman, Şah'ın saadetli padişah Hazretlerine olan samimi bağlılıklarını anlattı. Bizde hatır köşemizdeki perişanlıklarımızı yad ettikten sonra ertesi gün yola çıktık. Bir buçuk aylık bir zamanda, yani sefer ayının sonlarında Irak'ın payıtahtı olan Kazvin'e geldik. Şah'a, geldiğimiz haberi arz olununca hiçbirimizi şehre sokmayıp, Sebze-giran isimli bir kente gönderdiler. Başımıza Şah'ın vekili, yani veziri azamı olan Masum beyin divan bekçisi Mahmud beyi koydu. Eşik Ağası gelip adlarımızı ve kaç atımız olduğunu yazdı ve kendi halkına bizden gizli olarak: "Her gece bekleyin bakalım sonu ne olacak" diye sıkı sıkı tembih etti. Şah da Meşhed'de vekil olan Gökçe halife ile, vezir olan Mir Menşi'yi azl edip, "Bunların için daha önce bana haber vermeden gönderdiniz?" diye çok kızdı. Bunun üzerine bizim ile beraber gelen Kopçacı Ali bey, bana Yesavul Pir Ali'yi gönderip: "Bunların sizi alıkoymalarından hayır umulmaz. Eğer üzerinizde para varsa, bize emanet bırakın.Eğer Hak Teala kurtuluş müyesser ederse yine sizin olur ve eğer bir hal olursa düşmana gitmektense bizde kalsın." dedi. "Bunca zamandır gezen kimsede para bulunmaz. Ölmekten korkan buralara gelmez. Allah-u Teala Kelam-ı Kadim ve Kur'an-ı Azim'inde (Ecelleri geldiği zaman onu ne bir saat tehir edebilirler, ne de bir saat önce alabilirler ) diye buyurmaktadır. Bunu kabul ve tasdik ettik.Buna göre Allah Tebareke ve Teala öldürmediğini öldürmez." Diye cevap gönderdim. Şah kese içersinde olan emir-name ve padişahlardan alınan mektuplara baktı. Bizimle beraber gelen hanımlar, yani, Şah'ın ve Behram Mirza'nın hatunları da bizim için: "Mazlum kimselerdir, yolda hallerine vakıf olduk."diye şehadet ettiler.Bir murabba yazıp Şah'a gönderdim. Şah bu murabbaı görünce vekili Masum Bey'e emrederek :"Yarın sen davet edip bir ziyafet ver. Öbür gün de biz veririz ve müjde haberini verin.Hangi yoldan gitmek isterlerse o yoldan gönderelim." demiş. Hakikaten ertesi gün Masum bey bizi davet ederek büyük bir ziyafet verdi ve izin müjdesini bildirip: "Erkan'ı saadet'e elçimiz gitmek üzeredir. Eğer Azerbaycan yani Tebriz ve Van Yolu ile gitmeniz münasipse yakında gidilmesi kararlaştırılmış durumdadır." Deyince, bu fakir de "Kış vakti o yola gücümüz yetmez, Bağdat yolunu ihsan edin." Diye rica edince: "Şah'a arzedelim" cevabını verdi. Ertesi gün Şah davet ettiler. Mülakat esnasında fakirane hediyelerimizi arzettik ve ziyafet esnasında birçok konuşmalar yapılıp, şiirler okundu.Bizim halimizi tamamen anlayınca, beylerine hitaben: "Onların yüzlerinde secde izleri vardır" ayetini hatırlattı.Evvelce arzedilen İbrahim Mirza'nın vekili Gökçe Halife ve Mir Mevsinin memuriyetleri iade olundu. Bu acize bir at, iki hil'at, bir yük ipek ve yol için bazı malzeme verdi. Saadetlu padişah hazretlerine sonsuz hürmet ve muhabbetlerini arzettiler.Son derece bağlılık gösterip, Şah bir gün bu acizi Mehterhanesine davet edip ziyafet verdiler. Devletin büyüklüğünü göstermek için beşer yüz ve biner toman'a yapılmıştır,
diye birçok büyük kadifeve ibrişimden resimli, işlenmiş küçük halılar,
birçok paha biçilmez tahtlar, ustaca ve resimli olarak yapılmış haymeler,
otağlar ve çadır bölmeleri gösterdi. Umerasından Musahib olan yüzbaşı
Hasan Bey, bu gördüğümüz şeyler için: "Bunlar büyük bir hazinedir."
Diye söyledi. Ben de " Padişahların hazinesi, altın, gümüş ve harb
aletleridir. Bunlar hazine değildir." deyince, afallayıp kaldı, cevap
veremedi. Şafinin görüşüne göre küçük günahlardandır sözünü reddedip "Bundan başka Hz. Aişe (R.A.) hakkında bazı terbiye ve edebe aykırı şeyler söylenirmiş diye işitiliyor." dediğimde, inkar edip: " Her kim Hz.Aişe'ye fuhuş isnad ederse, o bizce de kafirdir. Bu suretle hem küfretmiş, hem de Kur'anı inkar etmiş olur. Çünkü O'nun, (Hz.Aişe) hakkında Allah'u Teala Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde, iffet ve beraatine şahidlik eder. Fakat, Hz.Ali'ye muhalefet ettiği için, Hz.Aişe'ye muhabbetimiz yoktur." diye bunu itiraf etti. Tekrar:"Bakalım buna nasıl cevap vereceksiniz. Hadis'i Şerif'te (Ümmetimin alimleri Beni İsrail'in Nebileri gibidir.) buyurulmuş iken, din büyüklerine dil uzatılıyormuş." dediğimde, "Bu söylediğiniz alimler arasında bizimkiler dahil değil midir?" diye sordu. Ben de "Latife yüzünden ümmetten olan ulemanın hepsi dahildir." dedim ve tekrar: "Malumunuz değil midir ki, alimler hakkında "Alimlerin eti zehirlidir. Kim onların etini koklarsa hasta olur ve kim de yerse ölür" diye zikrolunmuştur. Buna göre onlara dil uzatanlara dünya ve ahirette mutlaka bir bela gelecektir." deyince, daha cevap veremedi. Sözü kesip " Bütün bunlar uydurmadır." deyince, ben de " Çevirelim birer sayfa" diyerek sohbetimize geçtik. Bir gün Şah bu acize: Şu kadar yer gezip dolaştın. Gördüğün memleketlerde hangi şehir hoşuna gitti.?"diye sorunca, açıkça: Gezip seyreyledim her şehrini gerçi bu dünyanın dedim. Şah da bu sözümü tasdik etti ve devamla: "Osmanlı Beylerbeyi ve emirlerinin dirlikleri kaç tümen olur" diye sordu. Ben de cevap olarak: "Diyar-ı Rum'da Padişahımızın Beylerbeyilerinin ve umerasının dirlikleri kendilerine mahsustur. Askerlerinin her birinin padişahtan başka dirlikleri vardır. Diğer padişahların umerasının dirliği kendilerine hükmettikleri askere göredir. Vilayet-i Rum (Osmanlı Ülkesi) da ordu padişahımızındır. Bundan dolayı Beyler beyi ve Umerası, diğer kullarından ayrıdır."dedim. Sonunda izin talep etmek için Şah'a bir gazel söyledim. Bu gazeli şah çok beğendi ve ondan hoşlanarak gitmek için izin verdi. Saadetlü padişah hazretlerinin yüksek şahsiyetlerine mektup yazdılar ve arzolunmasını canu gönülden dileyerek sonsuz muhabbetler gösterdiler. Yüzbaşı hasan Bey'in kardeşi Nazar Bey'i bir miktar adam ile bize kattılar
ve tekrar hil'at verdiler. O gün Nazar Bey'e geriye dönmesi için izin verdik. Ertesi gün Kal'ayı Zencir'den yola çıkınca dokuz ölüm dedikleri büyük nehirden geçip, Şehriban'a geldik. Bu şehrin sonunda Bağdat Şehrine ulaştık ve Hızır Paşa Hazretleriyle mülakat edip çeşitli iltifatlarına mahzar olduk. Oradan da Diyar-ı Rum'a doğru yola çıktık. SON DURUMU BEYAN EDER. Mübarek Cemaziyel evvel'in ilk günlerinde Dicle yani Şattı Bağdad-ı gemilerle geçtik. Önceden ziyaret ettiğimiz yerleri tekrar ziyaret edip yola koyulduk. Kasrı Sumke ve Harbi yolu ile Tikrit'e geldik.Oradan Musul'a vasıl olduk. Eski Musul ve Cizre yolu ile Nusaybin'e geldik. Diyarbakır'dan Mardin yolu ile Amd'e geldik. Orada İskender Paşa Hazretleri ile mülakat edip çeşitli lütuflarına mahzar olduk. Başımızdan geçenleri işittiklerinde hayrette kalıp: " Sizin başınızdan geçenler, Daranın başından geçmemiştir. Sizin gördüğünüz garip ve tuhaf şeyleri Belkiya ve Cihan-şah rüyasında görmemiştir." Deyip, gezdiğimiz yerlerin padişah ve askerlerini sordu. Ben de: Kur-an-ı Kerim'de; "1- Elif; Lam; Mim. Haşredildiğimiz zaman, Cenabı Hakk ilk evvela Vilayet-i Rum'u a'bad padişahımızın ömrü devletini ziyad u berziyad, muzaffer ordusuna daima isteğine nail, düşmanını her zaman yerlerde inletir inşallah. Amin! Bi hürmeti Seyyid'il Murselin, deyince onlar da tasdik ettiler ve "Komşu hükumetleri ben de bilirim. Hakikaten anlattığınızdan bin fazladır." dedi. Sohbet esnasında benim öldüğüm haberinin memlekette işitildiği, Mısır kaptanlığının Rodos Sancak Beyi Kurdoğlu'na verildiğini zikrettiler. O zaman ben de: "Padişahımız sağ olsun. Memuriyet işi kolaydır." Dedim ama, üzgün gönlümü teselli için: Rağbet edermi adem olanlar bir haneye Ney gibi inlesen no'la her dem idüp figan deyip hazreti Hakkın sonsuz lütfuna tevekkül ettim. Fakat, Hürmüz limanı ve Güccerat ülkesinin Osmanlı ülkesine katılma arzuları hatırımdan çıkmadı. Asitane-i saadete yüz sürmek ümidiyle Vilayeti Rum'a doğru yola çıktık. Ergani'de Zülkif Peygamberi ziyaret ettik. Oradan Harput yolu ile malatya'ya geldik. Mutaallikat-ı Seyyid Gazi Sultan'ı ziyaret ettik. Oradan, Vilayet-i Rum, yani sivas'a geldik. Orada da Ali Paşa Hazretleriyle mülakat ettik. Orada Abdülvahhap Gazi'yi ziyaret edip, Ali Baba ile mülakat ederek, duasını aldıktan sonra İstanbul'a doğru yola çıktık. Kan ovasından Karahisar Şaha ve Bozok içinden Hacıbektaş'a geldik. Sultan Hacıbektaş Hazretleri ve Balım Sultan'ı ziyaret ettik. Oradan Kırşehir'e geçip, Ahi-Evran ve Aşıkpaşa Hazretlerini ziyaret edip, Ayaş yolu ile Varsık içinden geçtik. Kızılırmağı Çeşnigir köprüsünden geçerek Ankara'ya vardık. Hacı Bayram Sultan Hazretleri, evlatları ve Hızır Aleyhisselam'ın makamını ziyaret ettik. Cenabi Paşa Hazretleri ile mülakat ettik. Buradan Beypazaryolu ile Bolu'ya, oradan da Mudurnu'ya uğrayıp, Göynük'e geldik. Şeyh Akşemseddin Hazretlerini ziyaret edip, Taraklı Yenicesinden Geyve'ye vardık. Sakarya'yı köprüden geçtik. Ağaçdenizi geçip, Sapanca yolu ile İzmit'e gidip, Nebi Hoca Hazretlerini ziyaret ederek. Gebze yolu ile Üsküdar Boğazından Darussaltanat'ın en büyük ve en güzel şehri İstanbul'a vardık. Bizi tehlikelerden çekip çıkaran ve ülkelerin en hayırlısına sağ salim ulaştıran Allah'a hamd olsun. Böylece, Üzüntü, sıkıntı, başımıza gelen olay ve zahmetlerden dolu dört yıl tamam oldu. 964 senesi Receb'inin ilk günlerinde akraba, dost, kabile ve kardeşlerimize kavuştuk. Saadetlü Padişah efendimiz devletle Edirne'de bulunmaları dolayısıyla geşimizin ikinci günü yola çıktık. Nihayet saadetlü Padişah-ı alem-penah hazretlerinin inayet ve ihsanlarına mahsar oldu. Vüzera-yı 'Izam dahi çeşitli lütuflar gösterdiler. Bilhassa Rüstem Paşa Hazretleri sonsuz lütufkarlık gösterdi. (İnsan İhsan'ın kölesidir.) kabilinden ihsanlarını mahcup olarak can'u gönülden kabul ettim. Bu acize günlük seksen akçe ile "Dergah-ı Mualla müteferrikalığı" sadaka olundu. Beraber olan kethudaların maaşları 8'er akçeartırılıp yine mısır'da müteferrikalık verildi. Bir bölükbaşının 8 akçe, ve diğer yol arkadaşlarının 66'şar akçe maaşları artırıldı. Birisi mısır çavuşu oldu. Diğerleri diledikleri yere gitmekte serbest bırakıldılar. Dört senelik ulufeleri verildi. Mübarek Recep ayının sonlarında Saadetlü Padişah Hazretleri kuvvet u ikbal, Saadet u iclal ile İstanbul'a doğru yola çıktı. Çatalca konağına gelindiği gün bu aciz kullarına Diyarbekir (Diyarbakır) tımarı defterdarlığını ihsan ettiler. Allah Tealanın yardım ve gözetmesiyle Padişah Hazretlerinin sağlıklarından hepimiz arzularımıza kavuştuk. Allahu Teala Hazretleri, Saadetlü Padişahımızın ömrünü, devletini, şeref ve zaferini kat kat eylesin.Düşmanını daima ayaklarının altında ve sayılarını az eylesin.Amin! Bu hikayeden, örnek alacaklara ve iş hakkında mükemmel bilgi ve tecrübesi olanlara öğüt şudur: Hiç kimse olur olmaz heva ve heveslere kapılmasın. (Kanaat, tükenmek
bilmeyen bir hazinedir.) sözü, daima kulaklarında olup, ona göre davransın. 965 Senesi Sefer ayı ortalarında da kitabın yazılması tamam oldu. (5) (25) (27)
(33) (34) (35) (42) (47) (48) (52) (54) (56) (57) |
![]() |